3 yıl öncesiydi...
Bir akşam Kelebekler Sonsuza Uçar filmini izledim.
Büyük büyük dedem 17 yıl cihad etmiş, onun oğlu, babamın dedesi Çanakkale'de şehit olmuş. Bunu her zaman söylüyorum.
Çünkü dedemle gurur duyuyorum. Film bittikten sonra, dedemin şehit oluşu geldi aklıma.
Devamında cevaplanmayı bekleyen binlerce soru takıldı peşime. Ağır bir yük gelip, omuzlarıma konuvermişti adeta...
Sabaha kadar düşündüm. Ne yapacaktım?
Nasıl ve nereden başlayacaktım binlerce şehidimize olan borcumu ödemeye?
Beynim durmuştu sanki. Elimde bir defter ve kalem...
Omuzlarımdaki yük çok ağırdı.
Eskilerden bir müzik geldi aklıma. ''Şehadet Kokan Gülleri Dermeye Geldik...'' Hemen açtım.
Dinledim... Dinledim.. Dinledim...
Ardı sıra kalemim, deftere durmaksızın yazmaya başladı.
Yazdı... Yazdı... Yazdı...
Binlerce kişiye ulaştı...
O binlerden biri şiir yazdı, diğeri çizdi. Bir başkası yine yazdı.
Mühim yerlerdeki pek mühim kişiliklere ulaştım. Yazımı gönderdim.
Yarım kalan mezar projesini tamamlattık ve 2011'de fitilini ateşlediğim bu dava 2012 yılında devletin iade-i itibar vermesi ile sonucuna ulaşmış oldu.
Ruhun Şâd Olsun İskilipli Mehmed Âtıf Hoca...
Sizde şâhid olun diye yazımı paylaşıyorum.
Bugün 4 Mart 2015...
İskilipli Âtıf Hoca'mızın şehadet yıl dönümü...
ŞAHİD OL YA RÂBBİ... Ben bu görevimi tamamladım...
乇.乃
İADE-İ
İTİBARNAME: İSKİLİPLİ ATIF EFENDİ
Hakka
ve insanlığa adanmış bir gönül.
İlmek-ilmek
acı imtihanlarla dokunmuş bir hayat:
İskilipli
Mehmet Atıf Efendi…
Hakkındaki
hapis ve sürgün kararları nedeniyle yerleşik düzeni olmadı belki de.
Bir
sürgün biterken diğeri başlamaktaydı.
Bunca
sıkıntıya rağmen yılmadan, yıkılmadan mücadelesini vermeye devam ediyordu.
Yazdığı
bir risale, O’na açılan son davanın sözde sebebiydi.
Bu
kez ne hapis ne de sürgündü bedeli.
Suçsuzluğu
kanıtlanmasına rağmen çoktan kalemi kırılmıştı zalimler divanında.
Olayı
ilginç kılan hususlar, birçoğumuzu üzmüş, düşündürmüş ve halen çözümlenmeyi
bekleyen soru işaretleri bırakmıştır dimağımızda.
Her şey şöyle başlamıştı!
Tarih
12 Temmuz 1924
İsimsiz
bir ülkenin en karanlık döneminde, Frenk Mukallitliği ve Şapka isminde bir
risale kaleme alınır Atıf Hoca tarafından.
Batılılaşma
çabalarına şeran karşılık verdiği risalesinde, kâfirlere benzemeye çalışmanın,
onlar gibi davranmanın haram oluşundan bahseder.
Kendisini
eleştiren Süleyman Nazif’e verdiği: “Risalede şapkaya dair olan bahisleri Fetava-i
Hindiyye, Kadıhan, Bezzaziye, Muhit-i Burhani gibi muteber fıkıh (hukuk)
kitaplarından ahz ile (almakla) tercüme ettim. Meselenin ruhuna kendiliğinden
bir şey ilave etmedim.” cevabı
ise, eserin kıymetini açıkça ortaya koymaktadır.
Risale için, dönemin Maarif Vekâleti’nden izin
verilmiş; hatta Atıf Hoca bu çalışmasından dolayı takdir edilmiştir.
Şapka Kanunu’nun 1 Kasım 1925’te yürürlüğe girmesi
ile birlikte, aynı sistemin yargısı Mehmet Atıf Hoca’yı tutuklar.
Sebep;
kanun çıkmadan bir buçuk yıl evvel yazmış olduğu Frenk Mukallitliği ve Şapka
isimli eseridir.
Adaletsiz adaletin önünde!
O
dönem, şapka kanununa muhalefet edenleri yargılamak için İstiklal Mahkemeleri
kuruldu.
Bu
mahkemelerin en meşhurlarından biri, Ankara İstiklal Mahkemesiydi.
Üstat
Necip Fazıl’ın ifadesiyle: “İstiklal
Mahkemeleri, mahkemeden başka her şeydir. Riayet ettikleri bir hukuk sistemi
yoktur. Mahkeme üyeleri hukuk adamları değildi. Hukuk tahsili ve ihtisası
yapmamışlar. Mahkeme reisinden üyelerine, umumiyetle katildir, cani ve cahil
kimselerdir. Meşhur Ankara İstiklal Mahkemesi reisi Kel Ali, Halit Paşa’yı
meclis koridorunda vuran katildir. Tuhaftır ki o cinayet esnasında, destekçisi
olarak yanında Kılıç Ali de vardı.”
Atıf
Hoca hapiste zor günler geçirirken mahkeme günü gelip çatmıştır.
Muhakemesi
esnasında kendisine yöneltilen tüm soruları, içtenlikle ve bir-bir
cevaplamaktadır.
Yetkisiz
hâkimlerin onca köşeye sıkıştırma çabalarına karşın, O, imanî kuvvetle hiç
zorlanmamış; aksine, verdiği cevaplarla karşısındakileri çıkmaza girdirmiştir.
Mahkeme
esnasında Atıf Hoca’yı köşeye sıkıştırmak amacıyla Kel Ali’nin: “Hoca!
Şapka da bezdir, şu başındaki sarık da. Onu çıkarıp şapka taksan ne olur?”
sorusuna Hoca efendi’nin verdiği cevap oldukça düşündürücüdür: “Reis
Bey! Arkanızdaki bayrak da bezdir, İngiliz bayrağı da. Onu çıkarıp İngiliz
bayrağını assanız ne olur!”
Yazar
Şevket Süreyya Aydemir, yargılama sırasında yaşanan zulmü "Suyu Arayan
Adam" eserinde irkilerek anlatır:
"Hükümlüler arasında sarıklı bir
müderris göze çarpıyordu. Müderrisin başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve
kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti.
Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü
yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini
muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu.
Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat bu hükmüyle de kanmamış
gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hocayı bir tekmeyle merdivenlerden
aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris bu sözler üzerine
kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra öfke sağanağı geçince yürüdü.
Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken yine dudakları
kımıldıyordu."
Bir kutlu rüya: Şahadet
Son
duruşmaya kısa bir süre kala Mehmet Atıf Hoca koğuşunda savunmasını
hazırlamakla meşgulken, bir ara yaslandığı ranzasında istemsizce uyuklar ve o
kutlu rüyayı görür.
Rüyasında
Fahri Kâinat Efendimizin: “Yanımıza gelmek dururken ey Atıf, neden
savunma karalayıp durursun!” müjdesine nail olur.
O
an uyanır ve bu kutlu rüyayı, koğuş arkadaşına anlatıp elindeki savunmasını
yırtar.
Bu
rüyanın tecellisi olsa gerek, son duruşmada kendisine idam cezası
verilmiştir.
Atıf
Hoca, ağır havası içinde, kasvet dolu salonu terk ederken ağzından: "Bu
zalimlerle Mahkeme-i Kübra'da hesaplaşacağım!" cümleleri
dökülmektedir.
Ve
4 Şubat 1926’da, bir Perşembe şafağında, şahadet şerbetini yudumlayacaktır son
devrin din mazlumu.
Aynı cezaevinde yatan Hasan Tahmilci
gördüklerini şöyle anlatmaktadır:
"Mahkeme bitmiş, kararlar verilmiş
ve her şey belli olmuştur. Ulucanlar cezaevinin hücrelerine çekilen hükümlüler,
infaz anını bekliyorlar. İdam sırası gelenlerin çoğu kapıyı şaşırır, bacakları
titrer, yürümekte güçlük çekermiş. Sıra
kendisine geldiğinde bir görevli "İskilipli Mehmet Atıf" diye
bağırdığında Hoca yerinden metin ve mütevekkil kalktı. Ağır adımlarla, vakar
içinde dualar mırıldanarak sehpaya doğru yürüyüp gitti..."
O
zamanlar âlem-i ibret olsun diye, meclis önünde astıkları insanları defnetmeyip
günlerce beklettikleri olurmuş, kanlı sehpalarda. Bu da yetmezmiş gibi, bazı
sokakların başında darağaçlarında asılı ulu canlar bırakırlarmış. Yine halkın,
bu yüzden dışarı çıkmaya korktuğunu, o günlerin Ankara’sını yaşamış ve
yazmışlarından öğreniyoruz.
Bugün
belki de Atıf Hocamızın ve birçok masumun asıldığı Ankara Ulus’taki eski
meclisin önünden sıkça geçiyoruz. Bazen hüzünlenirken bazen de ürpertiyle
karışık bir öfke kaplıyor yüreğimizi. Kinimiz bileğleniyor…
Atıf
Hocamızın kabri, 73 yıl boyunca Ankara’da kimsesizler mezarlığındaydı. Daha
sonra yakınları tarafından, İskilip’teki köyüne taşındı. Fakat ne yazıktır ki
bugün hocamızın kabri, bakımsız bir haldedir.
İTO
başkanı, Çorum’a yaptığı bir gezi sırasında, mübareğin kabrini de ziyaret eder.
Bakımsız halini görünce üzülür ve mühendislere bir türbe projesi hazırlatır. Ama
bu proje halen hayata geçirilmeyi beklemektedir.
Gün,
iade-i itibar günüdür efendiler.
İskilipli
Mehmet Atıf Efendi, kendi gıyabında, son devrin din mazlumlarına uygulanan ve
alnımızda halen bir kara leke olarak duran bütün kıyımların özrünü beklemekte
bizden.
28.07.2011
SEMENDER
Paylaş
İSKİLİPLİ MEHMET ÂTIF HOCA
4/
5
Oleh
Bilge Yazar






